18 Nisan 2007 Çarşamba

İthaka...

İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne lestrigonlardan kork,
ne kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon'dan.
Bunların hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer.
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a,
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına...

(Fotoğraflar: Alper Ünver)

K. Kavafis'in İthaka'sının tamamını, Cevat Çapan'ın bu güzel çevirisi ile buradan okuyabilirsiniz. (Seyir Defteri - M. Yücel)

10 Nisan 2007 Salı

Meis 2006...

Tarih: 20-26 Ekim 2006
Çıkış: Port Göcek N 36° 44.80’ E 28° 56.52’
Tekne: Aloa 27 (Karya 8)
Budget Sailing Türkiye
Hava durumu ve Rüyet: Seyir boyunca yer yer bulutlu hava değişken 2-4 şiddetinde rüzgar. İlk iki gün keşişleme/gündoğusu, sonraki günler kıble/lodos ve günbatısı, rüyet açık.
Mürettebat: Serkan Altıntaş, Seha Tirkeş, Alper Ünver

Planlamasına aylar öncesinden başlanan ve 9 gün olarak düşünülen Şeker 2005 seyri planları Comet 1050 ile Port Göcekten çıkış gece gündüz durmadan Simi Adası’nın güneyinden seyir ile Knidosa dokunup ardından Hisarönü körfezine girerek Datça, Kızkumu, Bozukkale üzerinden tekne Marmarise teslim olacak şekilde planlanmıştı. Tekne bizden sonra Marmaris yarışlarına katılacaktı. Ancak gerek ekipteki arkadaşların programlarının değişmesi ve uyuşmaması gerek elde olmayan Comet 1050 deki teknik arızalar nedeniyle planlar baştan sona değişmis ve biz 21 Ekim sabahı kadim teknemiz Aloa ile 7 günlük bir seyir yapmaya hazırlıklara başlamıştık bile. Arması bakımdan yeni çıkan Karya 8’in balon mandarını takmak için direk tepesine çıkma ile maceramız başladı.

Serkan’ın rahatsız olması o günü Göcekte geçirmeye karar vermemiz sonucu, 1 gün de kayıpla, 22 Ekim sabahı üç kafadar Akdeniz mavisine yelkenimizi hissa etmiştik. Hedefimiz Kaş açıklarındaki Meis Adasın’a varmaktı. Dökükbaşı’na doğru yaklaştıkça. Baştan beri yolunda gitmeyen işler ve tersliklerin verdiği sessizlik, soluganlı ve rüzgarlı Dökükbaşı’nı kavanço etmemizle artık dillerde Deniz Üstü Köpürür türkülerinin akıllarda canlanan eski Dökükbaşı maceraları ile karışmaya başlamasıyla yerini neşeli muhabbetlere bırakmıştı. O gün Kelebekler’e kadar uzanılıp, Gemiler’de gecelemek için geri dönüldü.

3. gün sabah erkenden yola koyulduk, küçük 18 beygir Yanmar motoru ile aloamiz milleri yutmaya başlamıştı bile. Bu halde İblis Burmu kavanço edildi, Yedi Burun’lar bordalandı ve ikindi saatlerinde özel koruma bölgesi olan Patara (Ovagelemiş) kumsalını oluşturan aynı zamanda Muğla'nın doğal sınırı olan Eşen Çayı azmağının açıklarına gelindi. Burada arkadan çektiğimiz kaşığımıza atlayan ve sonradan adının ‘Tral’ ya da ‘Çıplak’ olduğunu öğrendiğimiz latince adı Caranx Crysos olan Akdenize has bir balıktan yakaladık ve bu mevkii göz kararı belleyerek kıyıyı tarayıp 1 saat sonra tekrar bu mevkiye döndüğümüzde 1 tane daha bu balıktan aldık. Bu andan itibaren güneşin batımakta olduğunu farkettiğimizde hala Kalkan’a 2-3 saatlik yol vardı. Akdenizde gün batışı, insan ne kadar yorgun olursa olsun üzerinde hipnoz etkisi yapar. O görüntü karşısında neden denizin ortasında olduğunuzun cevabını bir kez daha verirsiniz kendi kendinize. Doğa, bu Anadolu kıyısında, bütün gün katlanılan güneşin yakıcılığı, rüzgar ve dalgaların eklemlerinizde bıraktığı yorgunluğu bu 10 dakikalık görsel şölen ile mükafatlandırır adeta. Büyük Usta'nın dediği gibi 'insan kendini mevsimlerin sultanı sanar' böyle anlarda. İşte yine böyle bir gün batımı ardından seyir fenerleri açık tam arma yelken ve motora yol vererek saat 21:00 gibi marinaya ulaştık. Lakin Ekim ayında sezon sonu olması itibariyle Kalkan marinada küçük aloamızı koyacak yer ara ki bulasın! Seha bota atlayip mendireğe çıktı ve yer aramaya başladı. Orada yardımsever iki guletçi arkadaş bize çalıştıkları dev tekneler arasında yer açtılar, böylece biz de minik aloamizla bu iki devin arasına süzülüverdik. Saat 10 itibariyle günü noktalamıştık. Artık yapılması gereken tek şey vardı o da Kalkan gecelerine kendimizi bırakmaktı.


Ertesi gün uyanınca gördüklerimiz bizi hem şaşarttı hem güldürdü. İki gulet arasındaki aloamızda kendimizi Korint Kanalı’nda gibi hissediyorduk. Sabah saat 8 gibi Kalkan’dan palamar çözüp Meis’e doğru yelken açtık, çok zayıf rüzgar ve motor ile öğleden sonra Meis limanına girdik. Limanın en dibinde lokantalar önünde demir atıp palamar verdik. Sezon içinde mutlaka lokantada çalışanlardan biri gelip yardımcı oluyor. Tepeden tırnağa bitki örtüsü ve mimarisi ile tipik bir akdeniz adası olan Osmanlı dönemindeki adıyla Megisti (Meis) yerleşim itibariyle çok küçük. Buna mukabil büyük ve yer yer derin bir limanı var. Cihan Harbi yıllarından kalma limanda dev savaş gemileri için inşa edilmiş olan azametli babalar halen mevcut.




Akdeniz melodili müzikler eşliğinde yemek yiyip bir şeyler içtiğimiz yerin işleticisi ile konuşmalarımızdan adada ahali sayısının kışın 3000-3500, yazın gelen turistlerle 5000 e çıktığını Yunan hükümetinin adada yaşayanlara doğrudan maaş bağladığını ve doğal olarak ekonominin tamamının Türkiye’den gelen turistler ve yabancı yat turizmi ile döndüğünü öğrendik. Amatör denizcilik ve yat turiziminin ne derece önemli olduğunu bir kere daha görmüş olduk. Bundan dolayı Meis’e giriş çıkışlar için Yunan vizesine gerek yok.

Akdeniz filminin müziği sanki kulaklarımızda yankılanarak liman boyunca yer yer içerilere girerek yaptığımız küçük ancak manzarası harika gezi ile adayı neredeyse tamamen dolaşmış olduk. Bunlara ek olarak diyebilirim ki Meis’te Yunan ahalisinden çok kedi ikamet etmekte. Daha önce hiç bu kadar yakın ve yabancı bir kara parçasından memleketime bakmamıştım. İnsan kendini bir tuhaf hissediyor.

Doğanın cömertliği burada da kendini hissettirmekte. Limanın tam ortasında liman ağzına bakar bir pozisyonda durduğunuzda arkanızda yükselen tepeler ve üzerindeki evler bir Roma tiyatrosunun caveası (basamaklı oturma alanı) ve halk olarak düşünülebilirse, karşınızda bir duvar gibi yükselen Anadolulu Alaca Dağ karşısında, olduğunuz yerde kendinizi su ile doldurulmuş bu Roma anfitiyatrosunun mavi orkestrasında gibi hissediyorsunuz.

Sezon sonu olmasına rağmen Meis, 16. YY Akdeniz'inde nam yapmış bir korsan adası olan, Turgut Reisin de üs olarak kullandığı, Tunus açıklarındaki Cerbe Ada'sı gibi her milletten zevat ile dolu. Turistlerin çoğunluğunu Türk'ler oluşturmakta.

Tüm dükkanlar dahil olmak üzere Duty Free dükkanından alışveriş için avro gerekli ve fakat yemek içmek için, yani lokantalarda Türk Lira'sı da kullanılabiliyor. Fiyatlar çok yüksek olmamakla birlikte bunda sezon sonu olmasının da etkileri olmalı diye düşündük. Mesela lokantadan aldığımız avrolar ile 3 kişilik ekibe bir de 10 avroluk büyük şişe bir Metaxa (bir çeşit kanyak) dahil ettik. Akşam üzeri manzarası hariç her yönden mütevazi bir sofrada karnımızı doyurup, gün batımına yakın saatlerde demiri vira edip geri dönüş yoluna koyulduk.


Gün batarken aksam saatlerinde çıkan lodos kerte günbatısı gelen imbata karşı tam arma orsalı, 220 yönünde, 36. paralele doğru dümen tuttuk. Yüzümüzü yalayan rüzgar, Balıkçının da dediği gibi Akdeniz’in dümdüz ovasında mavi mavi yayılarak önce yelkenlerimizi dolduruyor bize yol verdikten sonra da yine kızıl-griye çalan uygarlıklar denizinde yoluna devam ediyordu. Kalın giysiler içinde seyir fenerleri açık olduğu halde 50 metre üzeri tiçaret gemilerinin arasında çatışmalardan kaçınarak ve bazılarıyla işaretleşerek, ay ışığından mahrum, 36. enleme kadar yükseldik. Ardından tremolalar ile biraz daha yükselmek istedik ancak tam kerte günbatısına dirise eden ve şiddetini arttıran rüzgar rota üzerindeki hızımızı çok kesti. Başlarda rüzgarı iskele kontraya alınca 10 yönünde doğuya dogru yol alabiliyorduk. Bu halde kah cenoaya camadan vurarak kah cenoayı tamamen kapatıp, ana yelken ile motora yol vererek ışıksız gecede fenerleri saymaya başladık. Önce Kalkan açıklarındaki Çatalada Feneri geldi ilerleyen saatlerde Ovagelemiş (Patara) açıklarında iken rüzgar dirise edip önce sancak baş omuzluktan sonra kemere hattından esmeye başladı saat gece 03-04 gibi bir ara apaz seyrinde 6-6,5 knot gidiyorduk (Bu zaten 8.5 luk aloanin maksimum kütük hızıdır). Bu şekilde başta kaybettiğimiz zamanı geri kazandık ve gün ağarmasına yakın Kötü Burun fenerini bordaladık. Bu yıldızlı ve soğuk gecede geçen saatler içinde havuzlukta şarkılar, türküler, muhabbet zihinleri dinç, içimizi sıcak tutmuştu. Sabah saatlerinde kalan hava ile motora yol vermemizin ardından, saat 06:30 sularında pruvamızdan 10 mil mesafede güçlükle seçilen Dökükbaşı fenerinin görünmesi ile havuzluktaki törensel bir kutlama eşliğinde Metaxayı açtık. Bundan sonra günün kalanında rüzgarsız havada önce Gemiler’e girip kahvaltı ettik ardından akşamı geçirmek üzere yelkenleri hissa edip öğleden sonra 3-4 gibi Port Göcek’e palamar verdik.

Ertesi gün o yorgunluğun üzerine kalan iki günümüzü körfezde 3-4 rüzgarda balon yelken antrenmanları yaparak geçirdik. Bu arada daha önceden de bir defa gecelediğimiz Manastır koyunda geceledik.
Düşük istim geçen iki günün ardından dönüş günü hala bütün eklemlerimizde 36 saatlik seyrin yorgunluğunu hissediyorduk. Port Göcek'te Hasan Kaptan ve ekibine teşekkürlerimizle tekneyi teslim edip vedalaştık ve ardından yüreklerimizde denizden uzaklaştıkça kabaran bir sevda ve kulaklarımızda mavi yeşil bir türkü ile Ankara yollarına koyulduk...

(Fotoğraflar: Alper Ünver)

27 Mart 2007 Salı

hava nasıl hava

tarih: 24-25 subat 07 seyri
konum: port göcek
firma: göcek mtm yachting
bağlantı: tolga kaptan ve mehmet
tayfa: yalın, evren, alper, elif, seha, guzin, mustafa
tekne: afrodit bavaria 44

cuma gece on arabası ile ankaradan yola çıktık. biz mesadan binerken oylumun sanki binecekmiş gibi otobüse koşması kaldı aklımızda. tabi otobüs mesaya kadar gelirken yaşanan olaylar keşke biz de aştiden binseydik dedirtti.
sabah total'i geçtik petrol ofisinde indik. tansaşın önünden geçerek marina'ya gittik. marinaya gitmeden önce güzel bir kahvaltı ile başladı günümüz. ben bakmayın boşuna abi, onda açılıyordur diye konuşurkene migrosun 9 da açıldığını gördük. alışveriş, banyo (bu banyo muhabbeti tepki çekmedi değil), tekne birifingi falan geçti vakit, 12 gibi yola çıktık.

göcek körfezinin doğusundan çıktık. ordan uygun bir orsa (namı değer korsa) seyirle dökükbaşı burnunu geçtik. böylelikle ölüdenizin de olduğu körfeze çıkmış olduk. gemiler adasının yanından geçip soğuksu koyuna demir attık. seyir 4 saat kadar sürdü.

kıç halatlarını bağlamak için kürek çeken seha belki tarihinde ilk defa boşa çekiyordu. sonrasında tecrübeli denizcimiz evren yardımına yetişti. Benim en sevdiğim koydur soğuksu. Hani şöyle hergün gidip biraz zaman geçirebilsem orda, tadına doyum olmaz. manzarası, sessizliği çok güzel. etrafa baktıkça içinin ısındığına, bir garip duyguya büründüğüne tanık oluyorsun. fotoğrafları ile o güzellikten birazını torbamıza almaya çalıştık. Koyun bir başka güzelliğide her bakışında bir başka ayrıntıyı, ayrıntıdaki güzelliği farketmen.

9:30'da uyandık. seha bana oğlum iyi horladın dedi. evren sehanın horlamalarına tanıklığını anlattı. gece seha tekneyi batırıyormuş, sabah kalkınca öğrendik. bazı arkadaşlar da kendilerince yatak gıcırtısına bahane bularak uyandılar: yahu kolunu oynatsan gıcırdıyor. sabah kahvaltıdan sonra öğleyin 5 kişi tepeye tırmandık (12-13 arasi).

Fotograf: Güzin

bir gibi yola çıktık. gemiler koyunu geçip açığa çıkınca rüzgar patladı. bu fırtınadaki başarılı kararları ile alper ve yalin kaptan taktiri hakettiler. hemen ana yelkeni ve cenoayı küçülttük. rüzgar gitmek istediğimiz yönde estiğinden baya bir tremola atmak zorunda kaldık. motoru çalıştırdık ileri yol verdik stabilitemiz artsın diye her iki yelkeni de açık tuttuk. rüzgar şiddeti 25-30 knot civarındaydı. iki metre civarında dalgalar da oldu. fırtınamsı havayı bir hayli zor atlattık ama tekne banamısın demeden ilerliyordu. dalgalardan etkilenmemek için büyük dalgalarda tekneyi dalgayı önden alacak yöne çeviriyorduk. fırtınadaki dümen kabiliyeti ile evren birkez daha alkış topladı.

Fotograf: Güzin



ben bir saat boyunca kustum. cinnet geçirip tekneden atlayacak hale geldim. tabi teknedeki dostlarımın beni oradan kurtarıp kurtarmayacağı konusundaki şüphem buna engel oldu. güzin tam ucundan döndü, elifte sona yaklaştı. seha da bi posta kustu ama kustuktan sonra toparlanıp şopardı. ben toparlanamadım çok kötü oldum. kahretsin niye böyleyim ben ühüü ühüüüü...
dökükbaşı burnunu geçince kapıdağı yarımadası bizi günbatısı/lodos yönlü rüzgardan korudu. pazar günü akpet çalışmadığından depoyu dolduramadık.


Fotograf: ???
akşam saat 5:30'da göcek port'a bağlandık. yanımıza acemi bir kaptan yanaştı. tekne kontrol edemeye ceğinden hızlı olduğu için problem yaşadı. bu bize önemli bir sözümüzü hatırlattı, yalının dilinden eksik olmaz: "teknenin hızı senin teknenin hareketlerini planlama hızından yavaş olmalıdır." 8'de göcekten geçen 9:30 fetiye arabasına bindik. ankaraya döndüğüne nedense bir tek sevinen bendim. tabi giderken ve gelirken tostları ve çayları (ne zaman güzel çay yapacak bu adamlar) ile sümela dinlenme tesislerinde ki molalarımızı belirtmeden raporu bitirmeyelim.

fotoğroflar için alper kaptana çok çok teşekkürler, bir farklı oluyor adamın çektikleri. tabi çeken o olduğu için fotoda anca biz oluyoruz.
unutulmayan sözler: 26 yokmuydu, hava nasıl hava, yakıt deposu dolu

25 Mart 2007 Pazar

Sene Sonu 2006...

Tarih: 23-25 Aralık 2006
Çıkış: Port Göcek N 36° 44.80’ E 28° 56.52’
Tekne: Semadirek/Samothraki (Bavaria 42.4 Cruiser) MTM Yachting
Hava durumu ve Rüyet: İlk 2 gün açık, son gün kapalı hava. Seyir boyunca değişken 1-2 bofor rüzgar. Çok iyi rüyet.

Mürettebat: Mustafa, Yalın, Koray, Tuncay, Alper

İlkini Mustafa kardeşimle birlikte yapmış olduğumuz ve artık gelenekselleşen ‘Sene Sonu Seyri’ için yeniden düştük bir kara kış akşamı güney yollarına. Yılın son günlerinde olması bu seyri, o yıl yapılan tüm seyirler arasında ‘Ekabir Seyirler Iskalasında’ en yüksek mertebelere taşır. Bu seyirlerde havanın kısmen kapalı ve deniz suyunun soğuk olması hararetli muhabbetlerin döndüğü –ki bütün bir yılın muhasebesinin yapıldığı– mezenin ve rakının özenle tüketildiği zengin sofraların kurulmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Tabii buna bir de uzun aralıklarla görebildiğimiz yurt dışından gelen dostların varlığı eklenince işi gönüllerde daha muteber bir hale sokmaktadır.













Seyir boyunca ilk gün hafif rüzgar ile Dökükbaşı dönüldü ve Karacaören koyuna girildi. Tam Dökükbaşı bordalandığında arkamızdan sürüklediğimiz sırtı oltamıza yakışıklı bir palamut atladı. Doğal olarak Koray da onu hemen –kendisine verilen kurbanı kabul eden Neptün edasıyla– mürettebata dahil etti!










İkinci gün de yine açık havada körfez dışında rüzgar aradık, bu arada Mustafa’nın Amerika’dan getirdiği Davis marka sekstant ile güneşten rasat almaya çalıştık ancak ölçebildiğimiz tek şey öğlen saatlerinde güneşin ufukla yaptığı açı idi –gün içinde maximum saat 11:30 sularında 27 derece– , gördük ki bu bilgilerin kullanılarak mevkinin hesaplanması şimdilik bizleri aşıyor. Uçan balıktan kerteriz alan Büyük Usta’nın açtığı yoldan gidenler olarak bir gün mutlaka biz de sonsuzluktaki cisimlerden rasat alıp mevki koymayı öğreneceğiz. Akşam satlerinde bu defa Tersane Adası’ndaki koya girdik.


Kurulan mükellef sofra –ki bu sofrada 5-6 aydır somya altında ihtimamla saklanmış Çeşme kavunu, İzmir Havra Sokak’tan alınmış süzme yoğurt, İzmir tulumu, 70 lik export, bir gün önce çekilen ve folyoda pişirilen palamut ve akdenizin o muhteşem atmosferi ile taçlandırılarak– o akşamı bizler için unutulmaz kılmaya yetti.













Son gün akşam eve dönecek olmanın üzüntüsü ile ayrıldık adadan. Yine bu defa Göcek Körfezi’nde tremolalarla aradık rüzgarı. Yelkenleri ancak şişiren hafif bir esintiden başkası yoktu ortalarda. Marinaya palamar verildiğinde bir sene sonu seyri daha bitmiş ve şimdiden gelecek senenin planları oluşmaya başlamıştı kafalarda...

Fotoğraflar: Koray Küçük, Mustafa Yücel, Tuncay Alan, Alper Ünver

Her ne kadar adına sene sonu dense de bu seyirde yaşanan ilkler arasında benim fotoğraf makinemi getirmemiş olmam, Ankara’dan getirdiğim nezlemle 3 gün seyir yapmam, Yalın’ın ilk defa rakı içmesi, teknede ilk defa sekstant kullanmamız, Bir buçuk yıl aradan sonra Tuncay’ın deliler dibi –hemen hemen hergün– denize girmesi sayılabilir.

Son tahlilde denilebilir ki geçen sene olduğu gibi 2006 yılına noktayı en güzel biz koyduk. Tüm katılımcı dostlara selam olsun.

16 Mart 2007 Cuma

Arhaveli...

Ve çok uzak, çok uzaklardaki İstanbul limanında, gecenin bu geç vakitlerinde, kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit, su ve rüzgârdılar. Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. Tekneleri kestane ağacındandı, üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi. Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı...

Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...

Rüzgar : yıldız - poyraz. Esirlerini bordasına alıp kayboldu İngiliz torpidosu. Şaban Reis'in teknesi ateşten direğiyle gömüldü suya. Arheveli İsmail bu ölen teknedendi. Ve simdi Kerempe Fenerinin açığında, batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır, fakat yalnız değil: rüzgârın, bulutların ve dalgaların kalabalığı, İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.

Arheveli İsmail kendi kendine sordu: «Emanetimizle varabilecek miyiz?» Kendine cevap verdi : «Varmamış olmaz.» Gece, Tophane rıhtımında Kamacı ustası Bekir Usta ona : «Evlâdım İsmail,» dedi, «hiç kimseye değil,» dedi, «bu, sana emanettir.»

Ve Kerempe Fenerinde düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde, İsmail, reisinden izin isteyip, «Şaban Reis,» deyip, «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip atladı takanın patalyasına, açıldı. «Allah büyük ama kayık küçük» demiş Yahudi. İsmail bodoslamadan bir sağanak yedi, bir sağanak daha, peşinden üç-kardeşler. Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı. Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : Sivastopol'a giden bir geminin sancak feneri. Elleri kanayarak çekiyor İsmail kürekleri. İsmail rahattır. Kavgadan ve emanetinden başka her şeyin haricinde, İsmail unsurunun içinde.

Emanet: bir ağır makinalı tüfektir. Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta Ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir. Rüzgâr bocalıyor. Belki karayel gösterecek. En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. Fakat İsmail ellerine güvenir.

O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar. Rüzgâr karayel göstermedi. Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü. İsmail beklemiyordu bunu. Dalgalar bir müddet daha yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri. Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. Bir ürperme geldi İsmail'in içine. Ve bir balık gibi ürkerek, bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. Ve birdenbire öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri, yüklendi küreklere, kırıldı kürekler.

Fotograflar: Amasra - Çakraz

Sular tekneyi açığa sürüklüyor. Artık hiçbir şey mümkün değil. Kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle İsmail. İlkönce küfretti. Sonra, «elham» okumak geldi içinden. Sonra, güldü, eğilip okşadı mübarek emaneti.

Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...


Nazım HİKMET
"KUVÂYI MİLLİYE Destanı"
ÜÇÜNCÜ BAP
YIL 1920
ve
ARHAVELİ İSMAİL'İN HİKÂYESİ