8 Eylül 2008 Pazartesi

Alvin ile okyanusun derinliklerine yolculuk

(Kismetse ODTULU dergisinde yayinlanacak olan yazimi biraz degistirerek buraya da koyayim dedim... )

1977’de sualtı araştırma aracı Alvin ile Pasifik okyanusunun batısındaki Galapagos sırtında deniz tabanını araştıran bilimadamları, ilk kez denizin kilometrelerce derinliklerinde sıcak su çıkışlarına ve bunların etrafında yaşayan canlılara tanık oldular. İlerleyen yıllarda okyanus sırtlarında bunu izleyen ilgili keşifler, okyanusların kimyasal bütçesi ile ilgili varolan paradigmayı değiştirdiği gibi; okyanus tabanı oluşumu, ekstrem koşullarda yaşayan egzotik canlılar ve hatta hayatın başlangıcı ile ilgili yeni teorilerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Benim de ABD’de hala devam eden doktoram sırasında bu araştırmalara katılma şansım oldu. 



Yerkürenin kabuğunu oluşturan levhaların birbirinden ayrıldığı ya da çarpıştığı bölgelerdeki yoğun volkanik aktivite sonucu sıcak (100-400 °C) ve kimyasal kompozisyonu cok farklı (oksijen içermeyen, indirgenmiş) su çıkışının olduğu bu bölgeler henüz yeni keşfediliyor ve her geçen gün bu proseslerin okyanus biyojeokimyası için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.  Ayrıca, mutlak karanlığın ve yüksek basıncın hakim oldugu bu bölgeler, çok zengin bir biyolojik çeşitlilik gösteriyor. Benim de bu bölgelerden birine, Doğu Pasifik Sırtı diye geçen bölgeye düzenlenen araştırma seferlerine 2007 Ocak ve 2008 Haziran’da katılma şansım oldu. Bu seferlerin içeriği Alvin araştırma denizaltısıyla okyanus tabanına dalıp orada gözlemler yapmak, örnekler toplamak, resim ve hareketli görüntü kaydetmek olarak özetlenebilir. Şu ana kadar iki kere katılma şansı bulduğum bu Alvin dalışlarından, özellikle 2511 metre derinliğe indiğim ilk dalışımdan  biraz daha detaylı bahsetmek istiyorum.

10 Ocak - 5 Şubat 2007 arası, "Alvin" sualtı araştırma aracı ve onunla beraber 20 senedir dünya denizlerini arşınlayan R/V Atlantis gemisi, Doğu Pasifik'in tropik sularinda (9 50 kuzey, 104 batı) çalışmalar yaptı. Bu seferde yaklaşık 20 Alvin dalışı gerçekleşti. Bir dalış günü şöyle ilerliyor: Alvin’in ekibi güneşin doğuşu ile beraber hazırlıkları tamamlıyor ve bir pilot ve iki araştırmacıdan oluşan ekip sualtı aracının içine yerleşiyor. Bir Alvin dalışı yaklaşık 8 saat sürüyor ve bunun bir – bir buçuk saati  bizim çalıştığımız derinliklere (yaklaşık 2500 m) ulaşmakla geçiyor. Alvin üzerine takılan demir külçeler ve tanklarına doldurduğu su vasıtasıyla “düşerek” deniz tabanına ulaşıyor. Oraya varınca ağırlıklardan bir kısmı bırakılarak deniz suyuyla eşit yogunluğa ulaşan Alvin, bataryaları vasıtasıyla hareket ederek işe koyulabiliyor.

İlk dalışım için Alvin'e girdiğimde, doğrusu epey heyecanlıydım. Sabah sekizde, biraz gürültülü ve sarsıcı bir on dakikadan sonra, Alvin deniz yüzeyinde, dalışa hazır konuma geldi. Ardından etraftaki yüzücüler Alvin’i gemiye bağlayan halatı aldı ve yavaş yavaş aşağıya inmeye (daha doğrusu batmaya) başladık. Sonrası da, burada tarif edemeyeceğim bir sessizlik. Tek ses, arada sırada duyduğum radarın sesi ve telsiz konuşmalarıydı. Pilotumuz on dakikada bir gemiyle iletişime geçiyor ve bu sırada, ortalık maviden koyu maviye, koyu maviden siyaha doğru kayıyordu. Gözlem pencerelerimizden, canlıların yaydığı yakamozlar görülüyordu yani bu derinliklerde bile yaşam mücadelesi devam etmekte. Bu doğa olayını Halikarnas Balıkçısı en güzel şekilde tanımlamış: yaşamın şafak ve seheri". Okyanusun ne denli yaşam dolu olduğuna gözlerimle tanık olurken zaman çabucak geçti ve  pilotumuz okyanus tabanına yaklaştığımızı ve kendi pencerelerimizden dikkatli bir biçimde dışarı bakıp ona yardımcı olmamız gerektiğini belirtti. Derken, yaklaşık saat ona doğru, Alvinin türlü ışıkları açıldı ve karşımızda tüm görkemiyle, camlaşmış lavdan oluşan, taze ve yeni okyanus tabanını gördük.  Bu noktada, müthiş bir fotoğraflama, belgeleme ve ölçme furyası başladı ve dalış planındaki işlerimizi yaparken, Alvin’in  mp3 oynatıcısındaki seçme müzik parçalarının da keyfini çıkardık.

Saat üçbuçuğa doğru, işlerimizi bitirip  ‘yukarıya’ sonuç raporumuzu verdik. Pilotumuz ağırlıkları bıraktı, ve yükseliş başladı. Deniz tabanı yavaş yavaş gözden kayboldu ve hepimizin üzerine de hafif bir yorgunluk çöktü.  Dalışın sonlarına doğru hafif bir başağrısı hissetmek mümkün zira Alvin’in içindeki CO2 konsantrasyonu atmosferden daha yüksek. Yaklaşık yarım saat sonra, ortalık tekrar aydınlanmaya başladı ve mavinin sonsuz tonu da tekrar bize merhaba dedi. Ve tekrar güneş, gökyüzü, dalgalar: deniz yüzeyine ulaştık. Alvin’i gemiye çektiler, dışarı çıktık  ve gemideki herkesin tebrikleri sürerken, sürpriz: üstüme iki kova buz - su karışımı döküldü! Bu Alvin ile ilk kez dalan herkesin başına gelen bir şey, bir nevi klübe hoşgeldin armağanı...

Peki hidrotermal kaynaklar etrafında, mutlak karanlık ve yüksek basınçlarda nasıl oluyor da canlı hayatı mümkün olabiliyor? Gezegenimizin yüzeyindeki canlı yaşamı güneşin sağladığı enerji sayesinde mümkün olabiliyorken, okyanus tabanında bu enerji hidrotermal kaynakların sağladığı indirgenmiş kimyasallardan (hidrojen sülfür gibi) ve yüksek sıcaklıklardan geliyor. Bunları kullanarak inorganik karbonu organik karbona çeviren (yani kemosentez yapan) bakteriler, içinde tüp solucanları, yengeçler, midyeler ve balıklar bulunan besin ağının temelini oluşturuyor.  Hidrotermal kaynak suları 300 °C’ye  yaklaşırken, bu saydığım canlılar (hipertermofilik bakteriler hariç) genellikle sıcak suların yaklaşık 2 °C deniz suyuyla karıştığı bölgeleri tercih ediyor. Böylece hem yanmaktan korunup hem de hidrotermal kaynakların sağladığı kimyasallara erişim olanakları bulunuyor.  Tüp solucanları ve midyeler vücutlarının içinde bulunan kemosentetik bakteriler ile simbiyotik ilişki halinde: bakterilere kemosentez için gereken bileşenleri sağlayan bu heterotrof canlılar, onların ürettiği organik karbon üzerinden yaşıyorlar. Bu canlıların gezegenimizin bu uzak ortamlarını nasıl kolonize edebildikleri, kemosentez temelli besin ağının nasıl işlediğinin detayları ve hidrotermal kaynak ekosistemlerinin global karbon döngüsüne katkıları şu sıralar popüler olan araştırma alanları.

Bu anlattığım araştırmalar pek çok konuda bize bazı cevaplar veriyor ama ondan daha çok yeni soruların ortaya çıkmasına vesile oluyor. Bu yeni sorularla beraber deniz araştırmaları her geçen gün daha kritik hale geliyor. Deniz tabanı araştırmaları yanında, kıyısal denizin artan nüfus baskısı karşısında geçirdiği değişimler gibi bölgesel ölçekli sorunlardan, gezegen yüzeyinin üçte ikisini kaplayan okyanusların iklime etkisi gibi büyük ölçekli bilimsel problemler,  deniz çalışmalarını dünyada giderek daha popüler yapıyor ve gelişmiş ülkeler bu alana gittikçe daha fazla kaynak ayırıyor. Bir yandan da bu çalışmalarda kullanılan araçlar giderek daha karmaşık ve pahalı hale geliyor. Önümüzdeki yıllarda ülkemizin de bu alana verdiği önemi arttırmasını ve daha fazla arastirmacinin bu alana yonelmesini diliyorum. 

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Kasırga

Tekrar Derek Lundy'nin Tanrı'nın Terk Ettiği Deniz kitabından alıntı (Çeviri: Hülya Leigh). Bu arada yasal bir suç işemiyorumdur umarım böyle alıntı alıntı gidiyoruz ama :)

Bullimore
Exide Challenger teknesinde yarışan Tony Bullimore birdenbire şiddetli bir gürültü duydu. Karbon-fiber salma denizin bitmez tükenmez hareketlerinden yorulmuş ve birdenbire kopup okyanusun derinliklerine doğru kaymaya başlamıştı. 4.5 tonluk salmadan kurtulan tekne, üst kısmı ağır gelince inanılmaz bir hızla alabora oldu…. Alabora’dan az önce 57 yaşındaki Bullimore kamarasında bir kenara dayanmış, bir yandan sallanan ocağında ısıtmayı becerdiği çayını yudumluyor, bir yandan da sarma sigarasını tüttürüyordu. Tekne yuvarlanınca o da aynı hızla döndü ve kendini teknenin tabanı yerine tavanında buldu… Kamara pencerelerinden içeri giren su ayaklarının altında akan bir nehir gibiydi. Teknenin iki direği ve çarmıhları arasından 70 knot hızla geçen rüzgarın gürültüsü artık yoktu, hatta teknede inanılmaz bir sessizlik hakimdi. Çay bardağı kaybolmuştu ama sigarası hala elindeydi. Tavanda ayağa kalkıp sigarasından bir iki duman daha çekti ve durumu gözden geçirmeye başladı. Yapabileceğim fazla bir şey yok diye düşündü. Kısaca nasıl hayatta kalabileceğini planlaması gerekiyordu. Dışarıdaki dünyaya bir şekilde EPIRB sinyali göndermeli idi. Gövdede delik açıp vericiyi dışarı çıkarmak için kendi aletlerini kullanmalıydı belki de. Bu sırada su altındaki çalkantı ile savrulan ağır bumba büyük bir şiddetle çarptığı pencerelerden birini patlattı. Kamara hızlı bir şekilde sıfır dereceye yakın su ile dolmuştu ve yukarıda birkaç feet’lik bir hava boşluğu kalmıştı. Üşümeye başlayan Bullimore, hayatta kalma giysisini giyip, birkaç çukulata ve su poşetini yanına aldı. Artık EPIRB için gövdeyi kesmesine gerek yoktu, bumba bu işi onun için yapmıştı. Suya dalıp vericiyi kırılan camdan dışarı doğru itti, ne var ki dışarıdaki parçalanmış arma karmaşasında takılıp kalıp yüzeye ulaşmaması da mümkündü, yani Bullimore yardım sinyallerinin gidip gitmediğini bilmiyordu... Tekne batarsa hayatta kalabilmek için can salına ulaşması gerekiyordu, birkaç kere dalıp çıkarmayı denedi. Ama can salı kendi kaldırma kuvvetinin de etkisiyle olduğu yere çakılmıştı. Son dalışta gelen dalganın etkisiyle kaporta kapağı elinin üzerine kapandı ve sol elinin işaret parmağını alt ekleminden koparttı. Kanama buz gibi suda kısa sürede durdu ve soğuk dayanılmaz acıyı uyuşturdu… Bullimore yeni tavana yakın hala kuru bir bölmeye sığında ama sular yükseliyordu. Yorgun ve üşümüş bir vaziyette kurtulmak için tek umudunun Avusturalyalılar olduğu düşündü ama onların gelmesi de 4-5 günü alırdı, tabi o da EPIRB sinyalleri gidiyorsa..

Kasırga
Bofor cetveline göre 12 şiddetinde rüzgar olan kasırga (orkan) oluştuğu zaman rüzgar 65-70 mil hızla eser. Yetişkin bir insanın 70 mille esen bir rüzgara karşı yürümesi çok güçtür, eğer yüzü rüzgara dönük ise nefes alması da. Denizde ise bu hızda rüzgarın uçurduğu suyun hızı acı vericidir ve korumasız gözlere zarar verir. Denizciler çoğunlukla yüzlerine dalgıç maskesi takarlar, güvertede tutunarak ve emekleyerek ilerlerler. Bu rüzgarda oluşan dalgalar 5 katlı bazen de 8 katlı bina yüksekliğinde olur. Dalgaboyu ile orantılı olan dalga hızı okyanusun geniş aralıklı dalgaları için 35-40 knotu bulabilir.
1996’da Vendée Globe’da aynı gün alabora olan iki teknenin içinde bulunduğu durumu anlamak için, eğer denizci değilseniz, ardarda üstünüze doğru 40 mil hızla gelen, kenarları değişik açılarda eğimli, aralarında daha ufakları da bulunan beş altı katlı binaları hayal edin, arada bir de bu binaların en üst bir iki katının üzerinize yıkıldığını!

22 Ağustos 2008 Cuma

Güney Okyanusu ve Vendée Globe

Derek Lundy tarafından yazılmış Tanrı’nın Terk Ettiği Deniz adlı kitabı okuyorum. Tek başına yelkenle durmadan dünya dolaşma yarışı olan Vendée Globe üzerine kitap. Hoş bir anlatımı da var, teatral bir belgesel gibi. Parça parça alıntılar yapmak istiyorum:

Güney Okyanusu
Pasifik okyanusu, Hint okyanusu ve Atlantik okyanusunun uç kısımlarını içeren bu sular resmi kayıtlarda 40 derecenin altı diye geçer. Denizci dilinde ise Kükreyen Kırklar, Öfkeli Elliler ve Çığlık Atan Altmışlar olarak adlandırılan enlemleri içerir. Bugüne kadar resmi olarak kaydedilmiş en yüksek dalga (40 metre) da bu enlemlerde oluşmuştur. … Buz dağları ve tepesi su seviyesi ile aynı yükseklikte olan buz kütleleri bu buz gibi sularda dolanır durur. Kabasorta yelkenli gemilerdeki denizciler Güney Okyanusunun Cape Burnu’na (Cape Horn) kadar olan kısmına ölü adamın yolu derlerdi….. Dünyada bir kara parçasıdan en uzak nokta Güney okyanusundadır (aynı zamanda Güney Pasifik). Bazı denizciler Güney Okyanusunun bir kısmını delik diye adlandırırlar. Uzun mesafeli uçaklar için dahi, eğer karaya dönemyi düşünüyorlarsa bu ulaşılmaz bir bölgedir…. Yarışmacıları Güney Okyanusunun kalbinden geçiren iki adet tek başına yelkenle dünya turu yarışı vardır. 4 ayaktan oluşan ve aralarda yardım alınabilen Around Alone, ve hiç durmaksızın hiç yardım almaksızın yarışılan Vendée Globe. Kuralları son derce basit olan bu yarış, denizcinin en ulaşılmaz sınırları zorlama hırsı sonucu doğmuştur. O yüzden daha kısa yarışlarda görülen karışık engeller ve gizli saklı köşede kalmış kurallara gerek yoktur. Bir insan bir tekne ve ilk gelen kazanır.

Horn Burnu (Cape Horn)
57 derece enleminde Güney Amerika’nın en güney ucunda olan Horn Burnu Antarktika’dan sadece 600 mil uzaklıktadır. Onun etrafında dolaşabilmek için tekneler güney okyanusunun daha da derinlerine inmek zorundadır. Dünya etrafında dizginlenmeden koşan Güney Okyanusu rüzgarı ve dalgaları bu geçide geldiğinde daha da güçlenir ve iyice öfkelenirler.
Güney Okyanusunda yapılan seyir ve yarışlarda Horn Burnu’nun psikolojik bir önemi vardır. Acıyı zorluğu ve hatta ölümü simgeler. Eski zamanlarda yelkenli teknelerin bu burnu aşmak için çok uzun zaman harcadıkları olmustur. Bounty gemisi Horn’u doğudan batıya doğru geçmek için 29 gün rüzgar ve dalgalarla boğuşmuş, sonunda pes edip geri dönmüştür. 1836’da başka bir gemi güya kolay yön olan doğudan batıya geçebilmek için iki hafta fırtınalarla boğuşmuştur. 1905’te Avrupa’dan Amerika’nın batı yakasına Horn Burnu’ndan geçerek gitmeye çalışan 130 yelkenli gemiden sadece 52 tanesi gidecekleri limana tek parça halinde ulaşabilmiştir.
Tek başına seyir yapmanın atalarından Bernard Moitessier şöyle yazıyor: “Denizcinin coğrafyası ile burnu burun enlemi enlem diye bilen haritacının coğrafyası hiçbir zaman aynı şey değildir. Denizci için haşmetli bir burun hem son derece basittir hem de olağanüstü karışık, kayalar, akıntılar, kırılan dalgalar, kocaman denizler, ılıman rüzgarlar ve fırtınalar, sevinçler ve korkular, hayaller, sızlayan eller, boş mideler, harika anlar ve ızdırap çekişlerin hepsini içerir”.

6 Temmuz 2008 Pazar

50 knot’u aşmak

Denizde yelkenle hız rekoru kırmak üzere geliştirilmiş bir tekneyi tanıştırmak istiyorum size: l’Hydroptère.



Fransız-İsviçreli bir ekibin suya indirdikleri bir trimaran.
http://www.hydroptere.com/_en/
adresinde ayrıntılı bilgiler, fotoğraflar ve videolar mevcut. Özellikle videolar çok etkileyici bence. Video arşivi fransızca sayfada daha geniş, burdan izleyin
http://www.hydroptere.com/galerie-videos-hydroptere.html#centre

İki çeşit anlık hız rekoru olduğunu öğrendim.
- Bir deniz mili boyunca ortalama hız. Bu şu anda 41.69 knots ile l’Hydroptere’e ait
- 500 metre boyunca ortalama hız. l’Hydroptere şu ana kadar 44.81 knots yapmış benim anladığım. Rekor ise 49.09 ile başka birisine ait. Dolayısıyla ekibin hedefi bu kategoride 50 knot!
Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise bu işin dünyayı yelkenle dolaşma gibi insan vücudunun limitlerini değil teknolojinin limitlerini zorlayan bir iş olması. Ekip aynı zamanda şirket ve Avrupa’nın en iyi üniversitelerinden biri olan EPFL’nin aşağıdaki labları ile ortak çalışıyorlar.
The LTC: Composites and Polymer Technology Lab
The LIN: Digital Engineering Lab
The CVLab: Computer Vision Lab
The LMAF: Applied Mechanics and Reliability Analysis Lab
The LMH: Hydraulic Machines’ Lab
Açıkçası kıskandım da. CVLab, benim araştırma konumda araştırmalar yapan bir lab. Tam olarak bu projede ne yapıyorlar bilmiyorum ama bulaşmış olmak isterdim. Komposit ve Polimer labı da aramızdan bazılarına yakın gelecektir eminim :)
Gelişmiş lab aletleriyle gerek fiziksel gerek bilgisayar simulasyonu yaparak çalışıyorlar.
Tekne de bir yattan ziyade bir makine. Donanım üzerindeki yük, stres, moment, yer değiştirme, ivmelenme sürekli olarak izleniyor, yerleştirilmiş alıcılar sayesinde. Yani yükün fazla geldiğini direk kırıldıktan sonra veya ipler koptuktan sonra anlamıyorlar :) Tabi projenin anormal bir bütçesi olduğunu tahmin etmek de zor degil.
49 knotla veya 50 knotle gitmişsin ne olacak, o değil tabi önemli olan. Ama teknoloji bu hırsla ilerliyor. İnsan dogayı anlamak ve sonra da ona galip gelmek için çalışıyor. Her ne kadar bilim adamının veya mühendisin kafasında/hırsında bu işin insanlığa nasıl doğrudan bir faydası olacağı endişesi yok ise de, geliştirilen teknoloji günün birinde muhakkak insanlığa/insan hayatına yarıyor.

3 Mart 2008 Pazartesi

Sadun Boro Bursa'yı onurlandırmış

Bana e-posta ile gelen haberi aşağıda veriyorum. Yine çok özlü sözler sarfetmiş Sadun Baba.
-----
Bursa Yelken Kulübü’nün geleneksel Şubat Balosu, Büyük Yıldız Otel’de gerçekleşti. Balonun bu yılki onur konuğu, 1965-1968 yılları arasında, Kısmet adlı 10,5 metrelik Türk bayraklı kotrasıyla dünyayı dolaşan, ardından çok kereler okyanuslarda yelken açan, büyük Türk denizcisi Sadun Boro oldu.
Balonun açılışında konuşan Bursa Yelken Kulübü Dr.Sürel Solakozlu, kulübün son dönem çalışmaları hakkında bilgi verdi. Amatör denizciliğin geliştirilmesi için Bursa Yelken Kulübü’nün yaptığı çalışmaları aktaran Solakozlu, 22 Mart’ta, BUSİAD toplantı salonunda yapılacak, “Amatör Denizcilik: Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konulu panele de tüm denizseverleri davet etti.
Katılımın oldukça yüksek olduğu gecede söz alan onur konuğu Sadun Boro da, konuklara, geçmiş dönem uzun okyanus seyahatleri ile günümüz teknolojisi ile gerçekleşen modern seyahatler arasında karşılaştırma yaptı. Kendi dünya seyahati sırasında, sekstantla mevkii belirleyerek, haritada bir iğne başı kadar görünen bir adaya rota tuttuklarını, bunun ne kadar heyecan verici olduğunu anlatan Boro, günümüzde gelişen elektronik seyir yardımcıları sayesinde, artık her yere seyrin çok kolay hale geldiğini, bunun kötü bir şey olmamakla beraber, işin heyecanını da azalttığını söyledi. Yine de herkese, her fırsatta denize çıkmalarını öneren Boro, “Doğadan zevk almak gerek. Pek çok insanın 5 duyusu vardır. Çok az insanın altıncı duyusu vardır, o da doğadan zevk almaktır. İster deniz, ister dağ, isterse orman… Doğadan zevk almak, onu korumak, çok az insana nasip olmuştur. Siz burada olduğunuza göre, bu duyunuz yerinde demektir. Bunun kıymetini bilin ama değerlendirin de” dedi. Tüm dünyayı denizden dolaşmış biri olarak, yeryüzünün en güzel sahillerinin, deniz turizmine en uygun yerlerin Türkiye’de olduğunu belirten usta denizci, “Ne yazık ki bu güzel ülkeyi korumak, o güzelim sahillerin değerini bilmek için hiçbir şey yapmıyor, tam tersine, kirletmek, betonlaştırmak, mahvetmek için elimizden ne geliyorsa yapıyoruz” diye konuştu. Boro, Türkiye sularının Türkçe tek rehber kitabı olan Vira Demir’in yeni baskısı için, körfezimizdeki limanları da tek tek dolaşarak son halleri ile ilgili bilgi aldı ve yeni fotoğraflarını çekti.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Sene Sonu '07



Kurgu/duzenleme: mustafarendekar
Goruntu Isleme/yazilim destek: saygin (ferit)
Kameraman ve narrator: saygin ferit
Oyuncular(alfabetik): alper-caglar-mustafa-odysseus I-saygin-serkan-umut-yalin
muzik: Jethro Tull, Queen, Ruhi Su

Sponsor (kamera+dvd): elif-alper

== APAZLAMA FILM 2008 ==

7 Ocak 2008 Pazartesi

3. Sene Sonu Seyri (Holy Moses!)

Sene sonu seyirlerinin ucuncusu nu de gerceklestirebildik gecen ay. Yelken performansi acisindan olmasa da, renklilik ve muhabbet acisindan doyurucu oldugunu soyleyebilirim. Teknemiz, MTM yatciliktan kiraladigimiz Bavaria 49 "Odysseus I" idi. Teknenin gercek sahibi Cekoslovak bir arkadas, kendisinin bu tekneyle henuz dunya turunu tamamlamis oldugunu tekne bilgilendirmesi sirasinda ogrendik. Orjinal ekip 9 kisiden olusmaktaysa da, iki arkadasimizin son dakika mesguliyetleri sebebiyle etkinlige katilamamasi bizi uzdu. Bu uzuntu icinde, bir yandan da iki gun once birer gunluk ucak seyahatlarindan donen Caglar ve bendenizin, sabah 4:30 da indikleri Gocekte yollarini kaybedip tarlalarda camurlara batmasi da ekibe daha bir huzun verdi. Neyse ki zuladaki "Grand Marnier" kanyagi imdada yetisti ve bu buhran kolayca atlatildi. Ekibin geri kalaniyla Gocek "Sariyer Borekcisi"nde bulusuldu, kahvalti yapildi ve tekne teslim alindi.

Asagida 49 feetlik koca Odysseus (numara 1) fırışka rüzgarla hafif hafif seyretmekte. Seyir boyunca kendisini şöyle iyiden iyiye bayıltacak bir ruzgar olmadı ne yazık ki.





Burada da ilk akşam biz Soguksu Koyuna motor basmakta ve güneş de batmakta iken dümen başındaki durumu görüyoruz. Dümende Pistovzade Alper olmak üzere soldan sağa Umut, Serkan ve Saygın olarak dizilinmiştir.

Teknenin buyuklugu goren herkesi etkiliyor ister istemez. 49 feet, ya da 15.6 m uzunlugunda Odysseus I. Odysseus I ile ilk saatlerde, Gocek adasina varmadan hafif bir ruzgar (2 kuvvet gibi) yakalandi. Guneyli olan bu ruzgarla orsada 3-4 knot gibi bir hizla gun batmadan Dokukbasini donup Soguksu koyuna siginiriz dedik ve rotamizi burna verip muhabbete daldik, bir yandan da dumen elden ele geciyor, yelken trimi, cenova arabasinin yeri gibi konularda muhabbet yer yer koyulasiyor, fakat ekip hemen isi dalgaya vurup muhabbeti baska seylerle seyreltiyordu. Tam bu sirada, marinada tanistigimiz MTM den baska bir ekip, aksamustu seyirlerine bugun bizi gecmeyi amac edinmis olacaklar ki, guzel yaris armali tekneleriyle bizi gecip, geri donup sonra tekrar gectiler… Biz de kevlar yelkenlerin performansini uzulerek de olsa gormus olduk. Saatler ilerledikce gun batmadan Soguksu’ya varamiyacagimiz anlasildi ve motoru da baslatıp yola devam ettik. Soguksu’ya varinca koyun bati yakasina koltuk vermek istedikse de, yamaclardan inen ruzgar tekneyi bizim baglamayi dusundugumuz bicimde rahat birakmayacagindan bu fikirden vazgectik. Yakindaki Gemiler Adasi’nin kuzeyine, hemen antik kentin girisindeki sahildeki kayalara koltuk alip rahat bir gece gecirdik. Uzun gecede muhabbet guzel ve hafif tutuldu, biraz da erken yatildi hatirladigim kadariyla. Gece boyunca arada kalkip tekneyi control ettik zira ruzgar bir ara kuvvetlendi. Lakin sabaha yine birsey kalmadi ve biz de sabahi Gemiler adasini gezme, yuzme ve balik tutmak gibi etkinliklere ayirdik. Bu seyirde balik tutamadik, ama bir kacan balik buyuk olur hikayesi vardir ki, burada ben anlatmayacagim Alper ya da Yalin daha iyi anlatir.



Akşam havuzlukta kurulan sofrada başlayan muhabbet rüzgarın artması ve sıcaklığın düşmesi ile içeri taşındı ama hızından bir şey kaybetmedi. Alper Kaptan arada Türkler ve Deniz isimli kitaptan tebliğler okurken, "Kutsal Musa" Saygın elinde bir kadeh vokta olduğu halde Gemiler adasını gece baskınıyla ele geçirme planları yapmaktaydı. Geçirdi de netekim, ta ki gaipten (Mustafa) gelen bir LAYN ünlemesi geceyi yarıncaya kadar.



Ve sabah olduğunda gece iki saatte bir bizi yatağımızdan kaldırıp tekneyi kontrol etmeye zorlayan rüzgar kalmış, koca Odysseus masmavi bir gökyüzü altında ve berrak suların üzerinde sabah uykusunu çekmekteydi. Biz de Rendekar ve Saygın kardeşlerimizle adayı gezdik. Teknede kalanlar da insafsız balıkları misafirimiz olmaya ikna etmekle uğraşmaktaydı ama nafile yere... pek talihimiz yoktu (2 kefal ve bir izmarit disinda) balıktan yana. Onlar da denize tekrar salindilar.



Oglen yemeginden sonra bir ara esmeye karar veren hafif rüzgarla önce geniş apaz sonra pupa derken, ayıbacağı bile gittik bir süre.



Aklimizda Gocek korfezinde her zaman daha fazla ruzgar olur donesi, bogazi gectik, fakat hava iyice kaldi korfezin icinde. Belki guneyli havalara korfez daha kapali. Biz de o aksamustu Gobun’e yanasip iskeleye koltuk verdik. Bize iskelede yardimci olan beyefendinin bir sonraki sabah bayram namazina beraber gitme teklifini kibarca reddettikten sonra, ekibin bir kismi kiyida kisa bir yuruyuse cikti, kalani da balik tutmaya calisti. O gece, daha derin mevzulara, Turkiye’nin guncel problemlerine ayrildi. Gobun koyu cok guzel bir koy, ama hakim ruzgarlar cevredeki cop/bitki artiklarini bu koya yigmis.

Senede bir kere gozlemlenebilen ve Aralik ayinin son ve yine yilin en uzun gecelerine tekabul eden "Yalin'in raki icmesi" de tekne murettebatini her sene oldugu gibi heyecanlandirdi. Mitolojik gecmisi olan bu doga olayinin gerceklesmesi sene sonu seyri katilimcilarinda 2008 yilinin denizilik acisindan daha bereketli gececeginin bir gostergesi olarak kabul gormektedir. Ritueli olan o gece butun ekip raki icer ve gelecek sene icin adaklar adanir. Hatta tekne satin alma planlari bile o gece yapilir. Yani o gecenin kutsal bir onemi verdir.

Ertesi sabah Göbün'den çıkıp bir önceki gün körfeze girdiğimiz boğazdan gerisin geri Turunçpınarına doğru motor bastık. Körfezin dışına çıkınca rüzgar bu sefer kuzeyden ama yine fırışka esmeye başladı. Böylece bir süre apaz seyrinde yol aldıktan sonra hava bekleneni yaptı ve gene kaldı.

Asagidaki resimde de Turunçpınarı'nda bizim Odysseus I demirine yaslanmış keyfini çatarken görülmekte.



Oglenleyin burada takildik, denize girdik vs, ve aksamustu Gocek’e dogru pruvamizi cevirdik, yani geri donus basladi. Yalniz, marinaya erkenden girmektense neden bir denize adam dustu calismasi yapmayalim dedik ve Kizil Ada aciklarinda denize birimizi (saygin) ativerdik. Daha dogrusu Saygin zaten gonulluydu bu ise. Denize adam dusmesinden cok kisa bir sure sonra “adam” denizden toplandi ve ekip bu testten de basariyla gecmis oldu.

Altyapiya onem veren bir yelken camiyasi olarak aramiza bu sene katilan ve otoriteler tarafindan gelecegi parlak olarak gorulen Umut arkadasimiz icin de bu seyir yelkenci kaslarini daha bir gelistirme firsati buldugu bir seyir olarak not edildi.

2007 Sene Sonu Seyri fotolarına buradan ulaşabilirsiniz.

Resat Ekrem Kocu dan bir alinti...
MAYMUNLARIN IDAMI

Eski yelken ve kurek devri gemiciliginde, her gemide birkac tane talimli maymun bulunurdu. Bunlar acik denizde gemilerin direklerinin ta tepesine tirmanarak korsan gozculugu yaparlardi, gayet keskin olan gozleriyle ufukta bir gemi gordukleri zaman bagirarak haber verirler, gemiciler de bir korsan cengine hazir bulunurlardi. Istanbul’da yelken, halat, makara kurek, zift, varil, lenger, hulasa butun gemi techizat ve levaziminin satildigi yer, Galata’da iki koprubasi arasindaki sahaydi. Burada, Sokullu Mehmet Pasa Camii (Azapkapisi) civarinda da bir sira maymuncu dukkani vardi, tersane gemileri ve sair tuccar gemileri icin maymunlar burada satilirdi. III. Murad’in hocasi Abdulkerim efendi gayet mutaassib, asabi, her aklina geleni yapan, padisah uzerindeki nufuzune dayanarak hic kimseden korkmayan bir adamdi. Bir gun hocaefendi bir kitapta “maymun fuhsa alet olur’ diye bir bend okumus, asabiyetinden ates kesilmisti, hemen arkasina binlerce adam toplayarak Azapkapisi carsisina gitmis, maymuncu dukkanlarini basmis, ne kadar maymun varsa yakalatip bicare hayvanlari oradaki agaclara astirarak idam ettirmisti. Halk da pek hakli olarak bu mutaassip hocaya “maymunkes” lakabini takmisti.

Mustafa & Caglar

17 Ekim 2007 Çarşamba

marifetli tekne

'Volitan' adlı tekne yakıt bağımlılığını tamamen ortadan kaldıran, 18-20 deniz miliyle gece ve gündüz sürekli yolculuk yapabilen, yüksek manevra gücüne sahip, 32 metrelik bu yolcu teknesi, kurşun şarj pilleri yerine jel akü kullanıyor. Yelkenler de tasarlandığı şekliyle mevcut denge sorunlarına çözümlemeler getiriyor.
haberin bağlantısı burada





http://www.designnobis.com/
Volitan video

7 Ekim 2007 Pazar

Tarihte Bugün, 7 Ekim


Mümtaz Arıkan, Cumhuriyet Gazetesi

27 Eylül 2007 Perşembe

30 Temmuz – 4 Ağustos 2007 Göcek-Meis-Göcek















Teknemiz MTM Yatçılık’tan kiraladığımız 2006 model bir Bavaria 33.
Kadromuz 5 kişi. Kaptan-ı derya Ispir, kaptan yardımcısı Oylum, balıkçı Yalın, gizli kaptan Evren ve turistimiz Ozgur. Ankara’dan Göcek’e arabayla gittik ve gece tekneye vardık.Geceden alışverişimizi ettik. Sabah erkenden yola çıkma planımız vardı ama teknede bazı sorunlarla karşılaşınca mecburen sabah tamirciyi beklemek zorunda kaldık. Akülerden biri (servis aküsü) 220Volt’tan şarj olmuyordu. Sorun sabah çözülemedi, zaten yolda 220 Volt’umuz olmayacağından sorunu önemsemedik. GPS’in kablosu kopmuştu, onu da firmadan el GPS’i edinerek hallettik. Tekne brifinginin ardından 11:00’de ancak yola çıkabildik.

Gündüz biraz yelkenle oynayarak akşama doğru Soğuksu Limanı’na gittik (Gemiler Adası’nın biraz doğusunda). Çok kalabalıktı. Asıl korunaklı koya değil de yanındaki koya demir attık. Hava azdı ama açıktan gelen ölü dalgalara maruz kalan teknede uyumak pek kolay olmadı. Hem gece yolculuğu keyfi yaşamak hem de yarınki yolumuz uzun olduğundan geç kalmamak için gece 3:00’te yola çıktık. Sabah 8’e kadar motorla yol aldık, rüzgardan yana şansımız olmadı. Sonradan 1-1.5 saat hafif rüzgardan faydalanmaya çalışarak Patara Kumsalı’na vardık. Pırıl pırıl deniz çok hoşumuza gitti ve durup kahvaltı etmeye kalktık ancak kısa zamanda oyuna geldiğimizi anladık. Kumsaldaki akıntı nedeniyle teknemiz kıyıya paralel durdu ve açıktan gelen kıyıya paralel dalgalar teknemizi hacıyatmaz gibi sallamaya başladı ve kahvaltı etmek şöyle durun zaten uykusunu alamamış tayfanın iyice midesi bulandı. O yüzden kahvaltı faslını kısa keserek sallantıdan kaçmak amacıyla kendimizi pırıl pırıl sulara bıraktık. Su buz gibiydi, plajın kuzeybatısında suya girdik. Belki denize dökülen tatlısu akıntı ile bulunduğumuz yerden geçiyordu. Güneydoğu tarafında o kadar soğuk olmayabilirdi.

Ardından yarı motor yarı yelken Kalkan’a kadar devam ettik ve 12:00 gibi limana yanaştık, ancak o kadar sıcaktı ki gece kalmamaya karar verdik, 3:00 gibi ayrıldık. Kalkan limanında gece kalış 40 YTL, elektrik ve su kullanımı ile + 10’ar YTL. 19:00 gibi Kaş Limanağzı’nda (Fener koyu) demirledik. Limanağzı hem batıya kapalı, hem biraz rüzgar esiyor, hem pırıl pırıl deniz, kıyıdaki kayalar kıç halatı için uygun, çok memnun kaldık kısacası. Gemiler’den Limanağzı’na 4 saati mola 16 saatte varmış olduk.

Sabah Kaş Limanı’na uğrayarak su depomuzu doldurduk ve buzdolabı yeterince iyi soğutmadığından buz aldık. Kaş’ta yanaşma 10 YTL, elektrik ve su +5’er YTL, geceleme +15 YTL. Öğleye doğru Meis’e hareket ettik.

Meis'ten manzaralar

Yarım saatlik bir yolcuğun ardından Meis Limanı’na vardık. Limana girince tam karşıdaki kıyıya restoranın önüne aborda olduk. Restoran sahibi bizi karşılayarak halatımıza yardımcı oldu. Bir saatlik bir şehir turu attık öncelikle. Zaten o kadar küçük bir şehirde daha uzun bir tur atmak da zor. Limanda yürüdük, freeshop’a girdik çıktık (bişey almadık), fenerin olduğu tarafta tepeye çıktık manzara seyrettik, ardından aşağı inip arka sokaklarda biraz dolandık. Evler çok güzel, renkli, sokaklar çiçekli, bakımlı. Sonra Restoran Amca’da ahtapot salatası ve karides yedik, bira içtik. Karidesten memnun kalmadık, çok küçük ve kabuklu olduğundan yemekte zorlandık. Biraları o ısmarladı diğerleri için ise 20 Avro aldı, güleryüzlü bir insandı.

Derya kuzusu bunlar..

Akşama doğru Kalkan’da Yeşilköy Limanı’na vardık, geceyi geçirdik. Ertesi sabah yola koyulup Gemiler’e döndük, 8 saatlik motor seyri yaptık, ne yazık ki rüzgarımız olmadı. Ancak seyir eğlenceli geçti çüm tam bir balık şöleni yaşadık. Patara önlerinde derinliğin 50-90 m. arası seyrettiği bölgede çaparimiz neredeyse hiç boş kalmadı. Daha atıp misinayı boşaltasıya tekrar palamutlar takıldı, bu balıkların bir kısmını da çekerken kaçırdık hatta. Martıları üşüştüğü bir bölge de gördük, herhalde balık zenginliği diye düşündük ama martılar oltaya takılmasın diye çok yanaşmadık. Akşam yemeğini çıkarınca oltayı topladık. İlk gün Dökükbaşı’ndan geçerken ve ikinci gün Kaş açıklarında da akşam yemeğini renklendirecek kadar palamut yakalamıştık. Balıkların boyu her gün biraz daha büyüdü yalnız!

Bu sefer Soğuksu’ya değil direk Gemiler Adası ile plaj arasındaki bölgede demir attık. Çok kalabalıktı, jet-skiler bananalar, sosisler, habire tekneye gelip yiyecek içecek dondurma satamaya çalışan boylar. Hava oldukça sakindi, geceyi de alargada durarak geçirdik. Sabah önce 8:00 gibi Gemiler Adası’na çıktık, tarihi kalıntıları gezdik, fotoğraflar çektik. 5. yüzyıldan kalma kiliseler. O zamanlar adalar kutsal sayılıyormuş ve kiliseler de bu yüzden adalara yapılıyormuş. Gemiler Adası’nda beş kilise var.



Gemiler Adası kalıntılarından..




Saat 10:00 gibi turlar gelmeye başladı biz de demir alıp ayrıldık. Yalnız seyrin başından beri geçen sürede servis akümüz giderek kötüleşti ve motorla da kendini şarj etmemeye başladı. Daha önce karşılaştığımız buzdolabı sorununa ek olarak artık ırgat da çalışmaz hale geldi ve demiri zor aldık. Tekneyi sabah teslim edeceğimizden akşam Göcek’e dönmek istemedik. Demir atmaya da çekindiğimizden Taşyaka koyuna giredek iskeleye yanaşmaya karar verdik. Akşama kadar Göcek Körfezi içinde yelken yaptık ve körfezin nasıl rüzgarsızlığın içinde rüzgar havuzu yarttığına bir kez daha şahit olduk. Guletleri yelken açmış görmek de ayrı bir zevkti.

Taşyaka çok güzel, ağaçların arasında denize girilen bir yer. Yan teknede kalan denizci değil eğlenceci tiplerden biraz rahatsız olduysak da rahat bir gece geçirdik. Kalma parası istemediler diye restorandan alışveriş edelim dedik ancak iki tabak kalamar için 40 YTL verince pişman olduk, yine aynı hasaba geldi :)



Taşyaka.

Taşyaka aynı zamanda Bedri Rahmi koyu diye de geçer. Burada ilk mavi yolculukları düzenleyenlerden Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Azra Erhat'ın kayalara yaptığı resimler de bulunur. Sabah tekneyi erken teslim edeceğimizden bu sefer uğrayamadık bu eserlere. Port Göcek'e girmeden mazot iskelesine uğrayıp mazot aldık, sezon için sabah 8:00’de açılıyor. İskelede kimse yoksa kanal 72’den Club Marina’yı anons ederek çağırabilirsiniz. Motorun çalıştığı saat başına 2 litre mazot tüketmişiz. Rölanti ve seyirde gitiğimiz zamanların ortalaması, halbuki bize 4 litredir diye bilgi verilmişti ama o herhalde tam gaza yakın bir tüketimde olabilir.

Sonuç olarak, yazdı, sıcaktı ama oldukça da keyif aldık. O sıcakta karada, limanda olmak hiç çekilmiyor, gündüz hep denizde yelken veya motorla yol alıyor olmak lazım. Bu bağlamda yazın gece seyri de anlamsız çünkü gündüz bir yere demir atmak başlı başına bir işkence. Ama sıcakta denize girmesi de çok keyifli, insanın çıkası gelmiyor.

Not: Bu yazının bir kopyasını Turkishwaters.com'a da koydum.

24 Ağustos 2007 Cuma

Bahri Muhiti Kebir, 9uncu enlemden ...

Deryalar 1-2 bofor gayet sakin, ruyet mukemmel derecede, askerin morali iyidir.
Evvelsi gun, kafirin "Alvin" dedigi tahtelbahir ile yaklasik 1800 metreyi gorup gelmisizdir. Ilk dakikalarda biraz ucuklamissak da, 300 metreden sonra ,mutlak karanlikla beraber tuhaf bir haleti ruhiye icine girip denizle bir olmususzdur. Dipteki hayati gorunce de saygiyla karsilamis, adamlari rahatsiz ettigimiz sonucuna varip durumdan utanmisizdir. Geri donuste ise suyun yavas yavas aydinlanisi ve yuzeye cikis tecrubesi apayri bir olay olmustur.

Velhasil kelam, tespitler
- Termodinamik kaideleri orada da gecerlidir.
- Deniz her yerde denizdir, hele yelkenler ruzgarla doldu mu denizlerin sultanisindir.
- Insan efendi olup, oyle ikide bir dalip cikip hayvanlari dipte rahatsiz etmemelidir.

Buralara beraber yelken basmak dilegiyle,
Bostancibasi - (infaz yakindir)

Bu maceranın yazısını Alvin - Ocak 2007 bağlantısından okuyabilir resimlerini izleyebilirsiniz.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Zakkum Çiçeği

Amatör denizci dostlar!

Büyük Usta Sadun Boro'nun yine bir başka usta Haldun Sevel ile bir rakı masasındaki görüntülerini veren iki tarihi videoyu alakanıza sunuyorum. Özellikle ikinci bölümdeki Kısmet'in Koca Yusuf vinci tarafından suya indrilişinin anımsatılması ile Büyük Usta'nın zihninde canlananlar gözlerinden okunuyordu. Umuyoruz ki ülkemizin amatör denizciliğinin duayeni daha çoook uzun yıllar Okluk Koyu'nda teknesi Kısmet ile mütevazi yaşamına devam eder.

Bu defa kulağının ardına yerleştirdiği küçük zakkum çiçeği ile insanlara, minimalist ve doğal yaşamın güzelliğini ve gerekliliğini kendine özgü bir naiflikle anlatmasını bilen Büyük Usta'mızı ziyaret edip elini öpmeye ne zaman gideceğiz?

Sadun Boro'yla bir akşam yemeği (1.bölüm)

Sadun Boro'yla bir akşam yemeği (2.bölüm)

19 Ağustos 2007 Pazar

Ağustos-Eylül Fırtına Takvimi

Yaz mevsimi yavaş yavaş geride kalıyor... Lakin amatör denizcilerin favori ayları olan eylül-ekim ayları yaklaşıyor. Bu bağlamda önümüzdeki dönemin fırtına takvimi ve önemli doğa olaylarını not etmekte fayda var:

18 Ağustos: Fırtına
20 Ağustos: Fırtına
21 Ağustos: Yaprakların sararması
22 Ağustos: Fırtına/Yağmur
24 Ağustos: Sam rüzgarlarının sonu
28 Ağustos: Leyleklerin gitmesi
29 Ağustos: Fırtına
31 Ağustos: Mihrican Fırtınası

2 Eylül: Fırtına (3 gün)
3 Eylül: Meyvelerin olgunlaşması
6 Eylül: Bıldırcın geçimi Fırtınası
8 Eylül: Koç ayırma zamanı
13 Eylül: Çaylak Fırtınası
19 Eylül: Fırtına
21 Eylül: Fırtına (iki gün)
24 Eylül: Kestane karası Fırtınası
28 Eylül: Ağaclarda su azalması
30 Eylül: Turna geçimi Fırtınası


10 Ağustos 2007 Cuma

...

Müsvedde ve taslaklarındaki başlıksız bir yazıdan alıntı…

Payını hak olarak tanıdıktan sonra artık “reis” unvanına layık olabilmek için gelenekten başka hiçbir haksızlığa tahammül etmeyeceklerini, tayfanın ve çalışmanın hakkına büyük bir saygı ve titizlikle göz kulak olacaklarını sanır… ve bu gece yarısından hemen sonra çıkılan tatlı işin babadan oğla geçen hak kanunlarıyla idare edildiği idealini düşünür, ortalıkta daha hiçbir aydınlığın ve sabah sisinin bulunmadığı saatlerde uyandığım zaman bu ideal mesleğe girenlerin dünya yüzünde aldıkları “balıkçı” ismine derin bir sevgi duyar, yatağın içinde ateş gibi tayfalar, reisler, namuslu kayık sahipleri ile dolu bir dünya, bir ada hayaliyle yeniden uyurdum.

O insanların sesleri gelirdi. Her şey şairane idi. Üstünden daha sisi kalkmamış, tüter gibi deniz. Pırıl pırıl, başı kıvrık, havaya kalkmış, yine baş tarafına mavi zemin üstüne yaldızla yapılmış Picasso balığı ve Picasso çiçekli kayık, bilekleri boğa başı bükecekmiş gibi kalın ve tüylü hamlacılar *, kıçta ağarmış kasketinden lif lif ağarmış saçları fırlamış reis. Mantarları ve taşları intizamla dizilmiş, güneşte esmerleşmiş insan derisi ağlar…

Yüzlerce uyuz kedinin kıyıda beklediği ve köylerin balıkçı sevincinden anladığı ılık bir kış sabahı idi. Kayık yanaşınca buluttan sıyrılan parlak bir güneş lebalep sardalya dolu kayığı, ellerine, saçlarına ve çizmelerine pul yapışmış kürekçileri bir aydınlanış aydınlattı. İri, sıhhatli insanlardı çoğu. İçlerindeki iki Kürt çocuğu bile gülen dişleriyle hiç olmazsa sıhhatte idiler. “Şemşir-i hücum” isimli motor da kayığın ta yanına yanaştı. Büyük kepçelerle motora aktarma edilen sardalyayı ağlardan kurtarmaya çalışan insanlar şakalaşıyorlar, gülüşüyorlardı.

Ağın haline diyecek yoktu. Hemen her deliğinden bir sardalya kafası fırlamış, gümüş tenleri yaprak yaprak titriyordu.

― Vay anasını! Dedim içimden, güzel iş balıkçılık.

Bir Heybelili Rum vardı. Elli yaşlarında. Çıplak kafasından, alelade boyu ve posundan umulmayan bir ustalık, maharet ve çalışkanlıkla çalışıyordu.

Herifi hayranlıkla seyrettim. Çalıştıkça gelişti. Çalıştıkça heykel hali aldı. Bir ara baktım ki Zös’ün (Zeus’un) bir ölümlü köylü kızla macerasından doğmuş bir yarım tanrıdır. Onda birçok şeyler silinivermişti. Biz ölümlülerin çocukları ihtiyarlar, çirkinler, tembelleşir, sersemleşir, şu olur, bu olurduk. O birdenbire elli yaşını atıverdi üstünden. Çalıştıkça pazuları şişti. Kış güneşine karşı gömleğini de çıkarmış, bir atlet fanilası ile kalmıştı. Saçı dökülmüş, elli yaşındaki insan kafası bu adalenin kudreti ve çalışma denilen şeyin sevgisi ile yaş denilen insan hükmünü bir kalemde silivermişti. Şimdi o saçı dökülmüş kafası, geniş ve çizgili alnı, tıraşı uzamış ve rengi az buçuk atmış yüzüyle yaş mevhumunu insanlığından ceketi ve gömleği gibi sıyırmıştı. Böyle, bu minval üzere bin sene yaşayabilirdi. Dökülmüş saç, elli yaş sanki bir çocukluk yaşı idi daha. Sanki şimdi daha birkaç senedir çalışmanın zevkli şey olduğunu, insanı bambaşka ettiğini anlamıştı.

Sait Faik Abasıyanık
Büyüyen Eller, Sayfa 135-37, YKY, İstanbul – 2007.
Sait Faik Müzesi Arşivi No:68

* Şemşir: Pers’çe kılıç anlamındadır. Eğimi 15-30 derece arası değişen bir tür süvari kılıcıdır. Türkiye’de (yatağan), Mughal’da (talwar), Arabistan’da (saif) akrabaları vardı. Bu kılıçların tümü de bir Türk-Moğol süvari kılıcından geliştirilmişti.
* lebalep: Ağzına kadar, hınca hınç dolu.
* hamlacı: Kürekli teknelerde serdümene en yakın kürekçi.

29 Temmuz 2007 Pazar

Tarihte Bugün, 29 Temmuz

Mümtaz Arıkan, Cumhuriyet Gazetesi

11 Temmuz 2007 Çarşamba

yeter, deniz tutmasın

her yelken seyrinde bir günümü deniz tutması denen illete kaptırıyorum. bu seyirde kendime sözüm var yeneceğim onu. bunun için internette bulduğum bilgileri aşağıya koydum. kaynakların bağlantıları en altta.

nedeni:
bu illetten beynimize ve omuriliğimize gelen çelişkili hareket bilgileri sorumluymuş. dört ayrı noktadan bize hareket bilgisi geliyormuş:
- iç kulak: hareketin yönünü anlar.
- gözler: hareketin yönünü ve konumumuzu bildiriyor haliyle.
- eklemlerde ve omurgada bulunan basınç algılayıcıları vücudun duruşunu algılar. yani baş aşağı mı, yukarı mıyız, neremiz yere değiyor gibi soruların cevabını verir.
- kaslardaki ve eklemlerdeki alıcılar vücudun hangi parçasının hareket ettiğini söyler.

bu dört yerden farklı bilgiler gelince beynimiz dumur olup dönmeye ve kusmaya neden olurmuş. ya tamam iyi hoş farklı bilgiler geldiğinde niye gidip kusmak gibi bir tepki verir beyin bunu anlamadım. ne bilim kusturacağına burun akıntısı yapsaydı. neyse devam edeyim.

önlemek için öneriler:
- dümen tutmak gibi beyni meşgul eden aktiviteler etkiyi azaltır. (gece seyrinde dümene bırakmamasına yapışmam ve bırakmak istememem bundanmış. zaten bıraktıktan 15 dakika sonra makus talihim beni bekliyordu.)
- yere birşey düştüyse bırakın orda kalsın. eğilmek iç kulağa maximum etki yapar.
- geminin güvertesine çıkıp ufku izlemek.
- tekne içindeki ve üzerindeki sabit bir noktaya odaklanmamak (kitap okumak gibi).
- hareket yönüne zıt oturmamak.
- deniz tutan birini izlememek (geçen seyirde beni izleyerek daha kötü olan arkadaşlar kusura bakmasın)
- keskin kokulardan, baharatlı ve yağlı yiyeceklerden uzak durmak. (artık sabahları öküz gibi sucuk, yumurta, zeytin yağlı ve baharatlı peynir falan yok. zorlamayın beni yemeyeceğim)
- fazla da yememek lazım tabi.
- alkolüde az içmek gerekiyor (off of, neden hoşlanıyorsam yapmamam lazım bu gidişle)
- ani hareketlerden kaçınmak (yatarken aniden ayağa kalkmak gibi)
- aşırı kafa hareketlerinden kaçınmak (bu nasıl oluyor anlamadım, niye kafamı aşırı hareket ettireyim)
- nikotin, kafein, cola, enerji içecekleri ve tuz gibi uyaranları arttırıcı maddelerden uzak durmak.
- kulağınızı müzikle meşgul edebilirsiniz.
- kotü kokudan ve egzozdan uzak durmak

iş işten geçti ve deniz tuttuysa (bunlar benim tecrübelerim):
- ilaçlar bir işe yaramaz
- kamarada uzanıp uyumak iyi geliyor
- kusmak
- kusma uzun sürdüyse sıvı ve tuz kaybını karşılamak lazım.

ilaçlar:
- Dramamine: uyarıları baskılar. böylelikle denge sisteminin etkisini azaltırmış. uyarıları azalttığından dikkatsizlik yapar.
- metpamid veya emadur: uyarıları engellemez, kusmayı önler. böylelikle dikkatsizliğe neden olmaz. tahminim deniz tutmasının kusmak dışındaki olumsuz hallerine engel değildir. gerçi kusmanın engellenmesi büyük bir iyilik olur.

kaynaklar:
http://www.tkbbv.org.tr/HastaBilgilendirme/BasDonmesiVeAracTutmasi.htm
http://www.yelkencilerlokali.org/forum/index.php?showtopic=59&pid=110&mode=threaded&start=

3 Temmuz 2007 Salı

Mavi Yolcu Olmak ve Mavi Gezi...

Yurdumuzda ilk defa dönemin önde gelen fikir, edebiyat ve sanat insanları Azra Erhat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sebahattin Eyüboğlu ve Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) tarafından 50 li yıllarda Bodrum'lu balıkçıların tekneleri ile çıkılan seyirler ile başlayan ve günümüze kadar gelen "Mavi Gezi" ve "Mavi Yolcuları" olgusu yine Cumhuriyet'imizin yetiştirdiği aydın fikirli ve insancıl-hümanist Türk İnsanı'nın yaşantısına güzelliklerle dolu bir pencere açmıştır...

Aşağıdaki yazının satırlarında kendinden mutlaka bir şeyler bulacağına inandığım tüm doğa, tarih ve deniz sever dostlarıma, ilk Mavi Yoculardan biri olan Azra Erhat'ın kaleminden:

1969 Mavi Yolculuğu...



















Mavi Yolculuk’tan yeni döndüm. Bunun kaçıncı yolculuğum olduğunu unuttum gayri. Mavi Geziler o kadar doğaldı ki, gruplar birbirini kovalıyor, biri gelip öbürü gidiyor. Şanlı teknemiz “Hürrüyet” Mavi Yolculuk isteklilerinin hepsini yaz aylarına sığdıramaz oldu....

Kan Ter İçinde

Dostu olduğu kadar düşmanı da vardır Mavi Yolculuğun. Otellerde, motellerde konforlu bir tatil geçirip hem denizden, hem karadan faydalanarak keyif sürmek varken; on beş yirmi kişi niçin ufacık bir tekneye sığar da bin bir güçlük içinde, balığımızı kendimiz tutarak, yemeğimizi kendimiz pişirip bulaşığımızı kendimiz yıkayarak, yatmak, uyumak ve yıkanmak için bir sürü yoksulluğa katlanarak dalgalı denizlere açılırız; neden güzel limanlar varken, ıssız ıssız koylara demir atar da bir dağ başında bir kaç yıkık taş göreceğiz diye, nice çalılıklar arasında kan ter dökerek tırmanır, dikenlere, arılara ve sivrisineklere yem yaparız kendimizi, bunu anlamayanlar vardır...

İnsanca

... Mavi Yolculuk bir eylemdir, insanca bir eylem, yurdumuzun koşulları içinde toplumumuza fayda getirecek bir eylem. Mavi Yolculuğun kurucusu Halikarnas Balıkçısı nasıl çınlayan “Merhaba”sı ile kıyılarını uyandırmış, Bodrum’u yaratmış ve denizi, toprağı ile kocaman bir bölgeyi yaşama ve bilime açmış, onu geçmişi, geleceği ile yerli, yabancı gezginlere tükenmeyecek bir varlık olarak bağışlamışsa; yılda ikiye, üçe çıkarılarak düzenlenen Mavi Geziler de aynı amacı gütmektedir. Çağımızın felsefeleri hep bir yaşam felsefesi olma amacını gütmekte; artık kitapta kalmayıp, hayatta uygulanmak, gerçekleşmek ilkesine dayanmakta...

Renk Renk

Böyle bir ereğe doğru ulaşmak için itici güç, hiç kuşkusuz insanlar arasındaki sevgi ve sevinçtir. Sevincin eğitici gücü bugünden keşfedilmiş değildir, Platon’un Akademia’sı, Aristo’nun Lykeion’u; gerçek ve yaygın eğitimin ancak sevgi ile birbirine bağlı topluluklarda yaşayıp geliştiğini öğretmemiş midir bize? Mavi Yolculuk da böyle bir yaşam felsefesinin, güler yüzlü bir insancılığın dile gelmesidir. Fırıldaklar döner Mavi Yolculuk’ta, renk renk uçurtmalar uçar, balonlar, bayraklar dalgalanır; denizin, toprağın sakladığı bütün varlıklar güle oynaya ortaya çıkarılıp değerlendirilir ve sevgi ile paylaşılır.
Her insan tüm erdemleri ve kusurlarıyla çırılçıplak olup insanlarla birlikte ve öbür insanlar için topluluk içinde yaşar ve çalışır; türküler çınlar, sazlar çalınır, oyunlar oynanır, sabahın dördünde kalkıp gecelere kadar çalışılır ve köyler, koylar, limanlar, kalıntılar gezilir; bir de anıtlar dikilir, çimentoyla su karılır, bir anı bir süs bırakılır her yıl bir koya ve yıllar yılı bu anıtların ne durumda olduğu gidip görülür. O ne cümbüş, o ne sevinçtir; Şehir Adası'ndaki Eller Anıtı'nı, Taşyaka Koyu’ndaki uçurtma mozayiğini seneler sonra sapasağlam görmek!

Bu yaşantıyla on günlük bir yolculukta mutlu yolcu olabilen, Mavi Yolcu olur ömrünün sonuna dek; olamayanı da kendiliğinden silip atar Mavi Yolculuk. Mavi Yolculuğun özü budur...

Azra ERHAT 1969...

Mavi Gezi bir ağaçtır dalları deniz

Mavi Gezi hep yapıldı, hep çıkıldı Mavi Yolculuğa. Neden? Alsın söylesin Bedros Reis:

“Mavi Gezi bir bebektir
Beşiği deniz
Dişleri deniz
Gözleri deniz.”

“Mavi Gezi bir rüyadır görülmemiş
Mavi Gezi bir kitaptır yazılmamış
Mavi Gezi bir masaldır söylenmemiş.”

Mavi Gezi buydu işte. Görülmemiş rüyayı görülmüş kılmak, yazılmamış kitabı yazılmış kılmak, söylenmemiş masalı söylenmiş kılmak. Doğaya karışmak derler ya; Mavi Gezi hem doğaya, hem insana karışmaktır...

Mavi Anadolu, Azra Erhat, İnkılap Kitabevi, 1997.

(Renkli Fotoğraflar: Alper Ünver)

21 Haziran 2007 Perşembe

Yelken dersi videoları

Google video'da veya Youtube'de anahtar kelimelere "how to" "sailing lesson" yazip arattiginiz zaman bir dizi yelken egitim videosu geliyor. Ayni adamin anlaticiligi ile herbiri 2-3 dakikalik ve belli bir konusu olan (ana yelkeni acmak, koc boynuzuna halati sabitlemek v.b.) videolar. Yeni baslayanlar ve bilgisi tazelemek isteyenler icin uygun olabilir. Kucuk teknede anlatiliyor ama mantik ayni. Tabi ingilizce ama bazi terimlerin ingilizcesi bildikten sonra anlasilabilir. Ne olabilir bunlar?

- Starboard: Sancak
- Port: Iskele
- Mainsail: Ana yelken
- Jib: Cenoa (veya flok da olabilir sanirim)
- Tacking: Tremola
- Gybing: Kavanca
- Tiller: Yeke
- To Steer: Dümen tutmak, yönetmek
- Knot: Dügüm

Yeri gelmisken
http://www.catamaranvega.com/vega/
adresi altinda sailing school var. Yine ingilizce dersler var. Peki bunlarin Turkceleri yok mu diyeceksiniz. Duzenli bir ders buldugumu hatirlamiyorum ama incelebilecek sayfa olarak onereceklerim:
http://www.yelkenokulu.com/
http://www.denizce.com/
http://www.yelken.gen.tr/
http://www.adf.org.tr/

ruzgarla kalin..

17 Haziran 2007 Pazar

Vakit düşündüğünden daha geç


Çin'de asırlık bir duvarın üzerinde
Bağdaş kurmuş bir Buda'nın göz kırptığı yerde
Derince kazınmış bir mesaj var
"Vakit düşündüğünden daha geç"

Yaşam saati kurulmş bir kere ve
Hiçbir insanoğlunun gücü yok
Ellerin ne zaman duracağını söylemeye
Geç mi yoksa erken vakitte mi?

Şu an bütün zaman senin
Geçmiş altın bir bağ
Denizlere şimdi açıl kardeşim
"Vakit düşündüğünden daha geç"

ANON

15 Haziran 2007 Cuma

Yelken kitapları

Biraz da kitaplardan bahsedelim. Hem bu işe yeni merak salanları cezbedecek hem de halihazırda 'yelkenciyim', 'kaptanım' diyenleri heyecanlandiracak pek çok kitap var. Eskiye nazaran hem kitap sayisi hem de ulaşılabilirlikleri çok arttı. 5-6 sene once hangi kitaplari okuyabilirim diye bir arama yaptigimda (teknik kaynak olarak degil de insanlarin yasamlarindaki denizcilik maceraları olarak) bulabildigim Turkce kaynaklar 7-8 tane olmustu. Bazi yerlerde gecen ve tavsiye edilen yabanci kitaplar ise biriki tanesi haric Turkiye'de yoktu. Dolayisiyla secim yapmak pek zor degildi. Simdi pek cok kitap var, cogunun yazarinin kim oldugundan ve ne tur maceralarini nasil bir uslupla anlattiklarindan haberim yok.

Ben asagida sizleri kendi okuduklarimdan haberdar edeyim. Siz yine kendi internet taramanizi yapin. Dilediklerinizi okuyun. Ama illaki biseyler okuyun.

Önce duayenimizden baslayalim. Sadun Boro.

* Pupa Yelken, Kısmet'in Dünya Seyahati: 1960'li yillarda esi Oda Boro ile beraber Kismet adli tekneleriyle ciktiklari dunya seyahatinin oykusu. Ugradiklari ulkeler, baslarindan gecenler.

* Bir Hayalin Peşinde: Yarım Asır Evvel Bir Atlantik Seferi: Yukaridaki dunya seyahatinden once, henuz gencken giristigi bir macera. Bir Ingiliz ile beraber Ingiltere'den yola cikislari ve Atlantik'i gecisleri.

* Kısmet'in Dümen Suyunda: Esi ile birlikte 1989-2002 yılları arasında Kısmet ile yaptıkları seyirleri anlatiyor.

* Vira Demir: Bir rehber kitap, yani kiyilardaki konaklama yerleri ve diger ozellikler ile ilgili bilgiler veriliyor. Hangi kiyilar? Antalya'dan Istanbul'a Turkiye kiyilari. Daha cok teknesi olanlar veya seyahat planini kendi yapan kaptanlar icin.

* Atasoylar'in dunya seyahati: Uzaklar adli tekneleriyle dunyayi dolasan (yanilmiyorsam 80'li yillarin sonu veya 90'larin basinda) ve yolda cocuk yapan ciftin kendi agizlarindan hikayesi. Gercekten insanda heyecan uyandiran ve bir gun ben de yapmaliyim bunu dedirten cinsten.

* Sarıldım Minik Teknemin Halatına - Çetin Kent: Cetin Kent'in ufak bir tekne ile denizcilik hayatina girisi. Cok eglenceli ve samimi bir anlatimi var. Derin izler birakmasa da okumasi pek keyifliydi.

* Böyledir Denizler Ülkesinde Yaşamak - Haldun Sevel: Nami diger Ruzgar Baba'nin degisik zamanlarda yayin organlarindan yazdigi yazilarin biraraya gelmesinden olusan bir kitap. Edebi yonu kuvvetli ve bazi yerlerinin sizi aglatacagini garanti edebilirim.

* Tek Başıma - Tania Aebi: 18 yasinda dünya turu yapan bir kizin oykusu, hem de yola ciktiginda pek denizcilik bilgisi de yok. Yolda ogrenen cinsten:) Oldukca etkilenmistim.

* Imkansız Bir Sefer: Gatsby ve Talihliler ile Atlantik Aşırı - Wilfried Erdmann: Tek basina dunya turu hikayeleri kadar etkileyici olmasa da ilginc bir hikaye. Tecruberli bir kaptan ve cekilisle Atlantik seyahati kazanan 8 kisinin oykusu. Birbirini tanimayan bu 8 kisi dogal olarak degisik tekne tecrubesine, degisik onceliklere ve degisik ruh hallerine sahip.




* Okyanusta Bir Türk Kızı: Blue Belle/Mavi Güzel - Hülya Leigh: Sevdigi adam ile beraber denizcilige ve denizde hayata baslayan bir Turk kadininin maceralari. Hatun kisilerin bakis acisi bazi noktalarda erkeklerden cok farkli. Bu baglamda kendi cinsiyetlerinden birinin yazdiklarini okuyarak tekne yasamiyla ilgili soru isaretlerine daha saglikli cevaplar edinebilirler.

* Hitch Hikers Guide to the Oceans - Alison Muir Bennett: Dunyayi tekneyle dolasmanin bir yolu da tekne-stop'culuk. Marina'lardan veya diger kaynaklardan kendilerine tayfa arayan tekneleri bulup irtibata gecip, surede, rotada ve fiyatta anlasip dunyayi dolasabilirsiniz. Kitapta boyle bir secenekte dikkat edilmesi gereken hususlar var.

* Sailing Alone Around The World: Capt. Joshua Slocum 1900'lerin başında Spray adli teknesiyle yaptigi yolculuğu anlatıyor. Kitap bende var ama acikcasi okuyamadim, ingilizcesi biraz agir geldi. Uygun bir zamanda tekrar denemek uzere rafa kaldirdim:)

Peki bunlar nerden alinacak?

Populer olan kitaplar zaten tum kitapcilarda ve ideefixe benzeri internet sitelerinde var. Daha nadir kitaplar icin ise:

Denizler Kitabevi. Yeri de Istiklal Caddesindedir. Bir Istanbul'a gidisle ugranip alisveris yapilabilir. Hem kendi yayinlari var hem de denizcilik ile ilgili diger kitaplar satiliyor.
Web sitesinden de satis var anladigim kadariyla
http://www.denizlerkitabevi.com/

Kitaplimani. Yer olarak Buklum Sok. No:22/16 Ankara verilmis ama gidince orada mevcut mu kitaplar emin degilim. Esas yol internet alisverisi gibi geldi bana.
http://www.kitaplimani.com/